Kabenin fazileti ve önemi nedir
Kabe: Bereket ve hidayet kaynağı
Rasyonel aklın bütün mekanizmalarını işlemez hale getiren bir noktadayız şimdi Kabe, tarihin bir döneminde Hz İbrahim ve oğlu Hz İsmail (ikisine de selam olsun) tarafından taş ve çamurdan inşa edilen dört köşe bir yapı mıdır sadece? O yapı ki tarih içinde birçok defa çeşitli sebeplerle tahrip olmuş, kimi zaman tamir görmüş, kimi zaman temellerine kadar sökülüp yeniden yapılmıştır (Geniş bilgi için bkz Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Kabe” maddesi, 24/14 vd)
O halde bu “yapı”nın özelliği nereden gelmektedir?
Şüphesiz ki zaman da mekan da Allah Teala’nın mahlukatındandır Dolayısıyla (Ramazan ayı, Cuma günü, Kadir gecesi… gibi) bir kısım zamanlar ve (Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî, Mescid-i Aksa, Ravza-i Mutahhara… gibi) bir kısım mekanlar, özellik ve değerini bizzat kendilerinden değil, taallukatlarından alırlar “Şerefu’l-mekan bi’l-mekîn” (Mekanın üstünlüğü, orada bulunanın üstünlüğünden gelir) sözü buna yakın bir durumu ifade eder Yani zaman da, mekan da, kendilerini değerli kılan Rabb-i Müteal’in veya O’nun değer verdiklerinin değer vermesi ile değerli olur Bu sayede madde ile mananın, fizik ile fizik ötesinin, beşer alemi ile Melekût Alemi’nin kesişme noktaları olmak, bu zaman ve mekanların ortak özelliğidir Kutlu bir zaman olarak Hac mevsimi ve kutlu bir mekan olarak Kabe de böyledir
Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Şüphesiz alemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke’deki (Kabe)dir” (al-i İmran, 96)
Acaba Kabe’nin insanlar için bir “bereket ve hidayet kaynağı” olması ne demektir?
Bu sorunun biri özel, diğeri genel olmak üzere iki cevabı vardır Özel cevabı biraz sonraya bırakarak genel cevaba bakalım:
Yukarıda Hz İbrahim ve oğlu Hz İsmail (ikisine de selam olsun) tarafından inşa edildiğini söylediğimiz Kabe, ilgili ayetlerin (Bakara, 125-127; Hac, 26) ifadesinden de anlaşıldığı gibi, onlardan daha önce mevcut idi İşaret ettiğimiz ayetlerde geçtiğine göre, Yüce Rabbimiz Kabe’nin yerini Hz İbrahim as’a göstermiş, o da temelleri üzerine Kabe’yi inşa etmişti Keza al-i İmran 96 ayette de Kabe’nin, “yeryüzünde kurulmuş ilk mabet” olduğunun zikredildiğini yukarıda görmüştük
Bu da gösteriyor ki Kabe, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir ve ilk yapıldığı günden bu yana hep hakkın, hakikatin, tevhidin ve hidayetin merkezi olmuştur Rivayetlerden öğrendiğimize göre Kabe yeryüzünün merkezi olarak, Melekût Alemi’ndeki Beyt-i Ma’mûr’un tam hizasında bulunmaktadır (Musannef-i Abdürrezzak, 5/28; Taberanî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 11/417) Yine Efendimiz sav’in haber verdiğine göre orayı her gün yetmiş bin melek ziyaret etmekte ve bir giden grup bir daha gitmemecesine bu böyle devam etmektedir (Buharî, Müslim, vd) Melekût Alemi’nde meleklerin Beyt-i Ma’mûr merkezinde eda ettiği kulluğu, dünyada da müminler Kabe’nin etrafında ifa etmektedir
Buna bir de Mescid-i Haram’ın doğrudan Allah Teala tarafından “haram bölge” olarak ilan edilmiş olması gerçeğini de ilave ettiğimizde, Kabe ve çevresinin aynı zamanda bir emniyet ve huzur mekanı olduğunu anlarız Avının avlanamaması, ekininin koparılamaması da bu yüzdendir
Oraya korkuyla giren emin olur; kederle giren ferahlık bulur, günahla giren arınmış olarak çıkar Cahiliye Araplarının şirk bataklığında debelendiği en karanlık zamanlarda bile Kabe huzur ve güvenin adresi olma özelliğini sürdürmüş, günlerini didişmekle geçiren cahiliye Arap kabileleri, Kabe’ye sığınanlara dokunmaz, onun hürmetini ihlal etmekten çekinirlerdi Kabe’nin insanlar nezdindeki bu itibar ve hürmeti dolayısıyla Yemen hükümdarı Ebrehe, kendi memleketinde bir bina inşa etmiş ve insanları Kabe’den vaz geçirip oraya sevk etmek için Kabe’yi yıkmaya azmetmişti Efendimiz sav’in dünyaya teşrif ettiği yıl meydana gelen bu olayda Ebrehe ve ordusu Fil Suresi’nde anlatılan feci akıbete uğramıştı
İnançtan imana, imandan yakîne
Yukarıda Kabe’nin insanlar için bir “bereket ve hidayet kaynağı” olmasının biri özel, diğeri genel olmak üzere iki anlamı bulunduğunu söylemiştik Kasdettiğimiz özel anlam, hac ibadetinin müminler için yeniden doğuş anlamına gelmesidir Bu, zayıf inancı imana, imanı da yakîne dönüştüren bir etkidir; haccın esrarından biri de müminde böyle bir dönüşümü gerçekleştirmesidir
Amerikalı zenci müslümanlardan merhum şehid Malcolm X’in, önceleri “ırkçı bir müslüman” kimliğindeyken, hacca gittiği zaman Ümmet tasavvuruna ulaştığı, yaygın olarak bilinen bir husustur
Konuyla ilgili olarak pek çok örnek arasından seçtiğimiz birisini zikrederek yazıyı nihayetlendirelim:
Muhammed Zahid el-Kevserî merhumun anlattığına göre (Makalat, 249), Osmanlı zamanında Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde eşraftan bir müslümanın kızına bir genç talip olur Hristiyan iken kısa bir zaman önce İslam’a girmiş olan gencin bu talebi konusunda şehrin müftüsüne danışan baba, görmüş geçirmiş, alim ve fazıl müftüden, acele etmemesi tavsiyesini alır Zira imanın kalbe yerleşmesi birden bire olmaz İslam’a yeni girmiş kişi zahiren ne kadar mutmain görünürse görünsün, batınının ne ahvalde olduğunu kimse bilemez
Adam müftünün bu cevabı üzerine müstakbel damadı hakkında övgü dolu şeyler söyleyip, duymak istediğini duyma konusunda ısrar edince, tecrübeli ve hikmet ehli müftü niçin acele etmemesini söylediğini şöyle izah eder:
“Ben küçükken bir müslüman tarafından evlat edinilmiş, Bulgar asıllı bir kimseyim Beni evlat edinen zat gerçekten çok iyi yetiştirdi İlim tahsili için İstanbul’a gönderdi ve büyük hocalardan ders alıp yetişmemi sağladı Eğitimimi tamamladım ve müftü olarak atandım Bugüne kadar da din hizmeti olarak bu görevi sürdürdüm Buna rağmen içimde hep bir vesvese vardı: Acaba eski dinim hak idi de, ben velinimetim olan o zata tabi olarak İslam’ı seçmekte hata mı etmiştim?
Bu düşünce aklıma gelir gelmez, hemen ardından tevbe ederdim Sonra bu vesvese bana tekrar tekrar gelmeye başladı Ben bu düşünceyi içimden atmaya ne kadar şiddetle çalışsam ve Allah’a sığınsam da, bir süre sonra aynı vesvesenin kalbime tekrar gelmesine engel olamıyordum Ta hacca gidene kadar bu böylece devam etti Ne zaman ki hac menasikini eda ettim, görülecek yerleri gördüm, durulacak yerlerde durdum ve nihayet Peygamber Efendimiz sav’in Ravza-i Mutahharası’nı ziyaret ettim; işte o zaman o vesvese beni tamamen terk etti, elhamdülillah…
Bütün birikimime, sabr u sebatıma ve Allah Teala’ya sığınmalarıma rağmen benim gibi birisi böyle durumlar yaşarsa, daha dün müslüman olmuş birisinin hali nice olur?!”
Dr Ebubekir Sifil
Kabe: Bereket ve hidayet kaynağı
Rasyonel aklın bütün mekanizmalarını işlemez hale getiren bir noktadayız şimdi Kabe, tarihin bir döneminde Hz İbrahim ve oğlu Hz İsmail (ikisine de selam olsun) tarafından taş ve çamurdan inşa edilen dört köşe bir yapı mıdır sadece? O yapı ki tarih içinde birçok defa çeşitli sebeplerle tahrip olmuş, kimi zaman tamir görmüş, kimi zaman temellerine kadar sökülüp yeniden yapılmıştır (Geniş bilgi için bkz Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Kabe” maddesi, 24/14 vd)
O halde bu “yapı”nın özelliği nereden gelmektedir?
Şüphesiz ki zaman da mekan da Allah Teala’nın mahlukatındandır Dolayısıyla (Ramazan ayı, Cuma günü, Kadir gecesi… gibi) bir kısım zamanlar ve (Mescid-i Haram, Mescid-i Nebî, Mescid-i Aksa, Ravza-i Mutahhara… gibi) bir kısım mekanlar, özellik ve değerini bizzat kendilerinden değil, taallukatlarından alırlar “Şerefu’l-mekan bi’l-mekîn” (Mekanın üstünlüğü, orada bulunanın üstünlüğünden gelir) sözü buna yakın bir durumu ifade eder Yani zaman da, mekan da, kendilerini değerli kılan Rabb-i Müteal’in veya O’nun değer verdiklerinin değer vermesi ile değerli olur Bu sayede madde ile mananın, fizik ile fizik ötesinin, beşer alemi ile Melekût Alemi’nin kesişme noktaları olmak, bu zaman ve mekanların ortak özelliğidir Kutlu bir zaman olarak Hac mevsimi ve kutlu bir mekan olarak Kabe de böyledir
Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Şüphesiz alemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet), Mekke’deki (Kabe)dir” (al-i İmran, 96)
Acaba Kabe’nin insanlar için bir “bereket ve hidayet kaynağı” olması ne demektir?
Bu sorunun biri özel, diğeri genel olmak üzere iki cevabı vardır Özel cevabı biraz sonraya bırakarak genel cevaba bakalım:
Yukarıda Hz İbrahim ve oğlu Hz İsmail (ikisine de selam olsun) tarafından inşa edildiğini söylediğimiz Kabe, ilgili ayetlerin (Bakara, 125-127; Hac, 26) ifadesinden de anlaşıldığı gibi, onlardan daha önce mevcut idi İşaret ettiğimiz ayetlerde geçtiğine göre, Yüce Rabbimiz Kabe’nin yerini Hz İbrahim as’a göstermiş, o da temelleri üzerine Kabe’yi inşa etmişti Keza al-i İmran 96 ayette de Kabe’nin, “yeryüzünde kurulmuş ilk mabet” olduğunun zikredildiğini yukarıda görmüştük
Bu da gösteriyor ki Kabe, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir ve ilk yapıldığı günden bu yana hep hakkın, hakikatin, tevhidin ve hidayetin merkezi olmuştur Rivayetlerden öğrendiğimize göre Kabe yeryüzünün merkezi olarak, Melekût Alemi’ndeki Beyt-i Ma’mûr’un tam hizasında bulunmaktadır (Musannef-i Abdürrezzak, 5/28; Taberanî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 11/417) Yine Efendimiz sav’in haber verdiğine göre orayı her gün yetmiş bin melek ziyaret etmekte ve bir giden grup bir daha gitmemecesine bu böyle devam etmektedir (Buharî, Müslim, vd) Melekût Alemi’nde meleklerin Beyt-i Ma’mûr merkezinde eda ettiği kulluğu, dünyada da müminler Kabe’nin etrafında ifa etmektedir
Buna bir de Mescid-i Haram’ın doğrudan Allah Teala tarafından “haram bölge” olarak ilan edilmiş olması gerçeğini de ilave ettiğimizde, Kabe ve çevresinin aynı zamanda bir emniyet ve huzur mekanı olduğunu anlarız Avının avlanamaması, ekininin koparılamaması da bu yüzdendir
Oraya korkuyla giren emin olur; kederle giren ferahlık bulur, günahla giren arınmış olarak çıkar Cahiliye Araplarının şirk bataklığında debelendiği en karanlık zamanlarda bile Kabe huzur ve güvenin adresi olma özelliğini sürdürmüş, günlerini didişmekle geçiren cahiliye Arap kabileleri, Kabe’ye sığınanlara dokunmaz, onun hürmetini ihlal etmekten çekinirlerdi Kabe’nin insanlar nezdindeki bu itibar ve hürmeti dolayısıyla Yemen hükümdarı Ebrehe, kendi memleketinde bir bina inşa etmiş ve insanları Kabe’den vaz geçirip oraya sevk etmek için Kabe’yi yıkmaya azmetmişti Efendimiz sav’in dünyaya teşrif ettiği yıl meydana gelen bu olayda Ebrehe ve ordusu Fil Suresi’nde anlatılan feci akıbete uğramıştı
İnançtan imana, imandan yakîne
Yukarıda Kabe’nin insanlar için bir “bereket ve hidayet kaynağı” olmasının biri özel, diğeri genel olmak üzere iki anlamı bulunduğunu söylemiştik Kasdettiğimiz özel anlam, hac ibadetinin müminler için yeniden doğuş anlamına gelmesidir Bu, zayıf inancı imana, imanı da yakîne dönüştüren bir etkidir; haccın esrarından biri de müminde böyle bir dönüşümü gerçekleştirmesidir
Amerikalı zenci müslümanlardan merhum şehid Malcolm X’in, önceleri “ırkçı bir müslüman” kimliğindeyken, hacca gittiği zaman Ümmet tasavvuruna ulaştığı, yaygın olarak bilinen bir husustur
Konuyla ilgili olarak pek çok örnek arasından seçtiğimiz birisini zikrederek yazıyı nihayetlendirelim:
Muhammed Zahid el-Kevserî merhumun anlattığına göre (Makalat, 249), Osmanlı zamanında Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde eşraftan bir müslümanın kızına bir genç talip olur Hristiyan iken kısa bir zaman önce İslam’a girmiş olan gencin bu talebi konusunda şehrin müftüsüne danışan baba, görmüş geçirmiş, alim ve fazıl müftüden, acele etmemesi tavsiyesini alır Zira imanın kalbe yerleşmesi birden bire olmaz İslam’a yeni girmiş kişi zahiren ne kadar mutmain görünürse görünsün, batınının ne ahvalde olduğunu kimse bilemez
Adam müftünün bu cevabı üzerine müstakbel damadı hakkında övgü dolu şeyler söyleyip, duymak istediğini duyma konusunda ısrar edince, tecrübeli ve hikmet ehli müftü niçin acele etmemesini söylediğini şöyle izah eder:
“Ben küçükken bir müslüman tarafından evlat edinilmiş, Bulgar asıllı bir kimseyim Beni evlat edinen zat gerçekten çok iyi yetiştirdi İlim tahsili için İstanbul’a gönderdi ve büyük hocalardan ders alıp yetişmemi sağladı Eğitimimi tamamladım ve müftü olarak atandım Bugüne kadar da din hizmeti olarak bu görevi sürdürdüm Buna rağmen içimde hep bir vesvese vardı: Acaba eski dinim hak idi de, ben velinimetim olan o zata tabi olarak İslam’ı seçmekte hata mı etmiştim?
Bu düşünce aklıma gelir gelmez, hemen ardından tevbe ederdim Sonra bu vesvese bana tekrar tekrar gelmeye başladı Ben bu düşünceyi içimden atmaya ne kadar şiddetle çalışsam ve Allah’a sığınsam da, bir süre sonra aynı vesvesenin kalbime tekrar gelmesine engel olamıyordum Ta hacca gidene kadar bu böylece devam etti Ne zaman ki hac menasikini eda ettim, görülecek yerleri gördüm, durulacak yerlerde durdum ve nihayet Peygamber Efendimiz sav’in Ravza-i Mutahharası’nı ziyaret ettim; işte o zaman o vesvese beni tamamen terk etti, elhamdülillah…
Bütün birikimime, sabr u sebatıma ve Allah Teala’ya sığınmalarıma rağmen benim gibi birisi böyle durumlar yaşarsa, daha dün müslüman olmuş birisinin hali nice olur?!”
Dr Ebubekir Sifil