Fahr-i Kainat (s.a.s.) buyuruyor:
“Ben sizin Kevser havuzuna ilk erişeniniz olacak ve sizi orada karşılayacağım! Sizinle buluşma yerimiz o havuzdur. Ben şu an onu görüyorum! Ben sizin hakkınızda şehadet edeceğim! Şu an bana yerin hazîneleri ve onların anahtarları verildi. Vallahi, sizin için benden sonra, müşrikliğe dönersiniz diye korkmam! Fakat ben, sizin için dünya ihtirasına kapılır ve onun üzerinde birbirinizi kıskanırsınız, birbirinizi öldürürsünüz ve sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi siz de yok olur gidersiniz diye korkarım!..” (Buharî, Tefsir 108/1; Müslim, Fezail 31)
Efendimiz (s.a.s.)’e bu nimetlerin verileceği müjdelenerek, gönlü teselli edilmiş, hüznü giderilmiş ve bu husustaki ileri geri konuşan kafirlere hadleri bildirilmiştir.
Bu büyük nimete karşılık olarak:
Bu kadar sayısız iyilik ve ihsana karşılık Yüce Allah, sırf kendi rızası için namaz kılmayı, bu nimetlere şükür olması için de, o dönemde sahip olunan malların en kıymetlisi olan develeri yine O’nun rızasını kastederek kurban kesmeyi emir buyurur. Nitekim o dönemde müşrikler ıslık çalıp el çırparak ibadet ediyor (bk. Enfal 8/35) ve putlar için deve kesiyorlardı. Bunun için Allah Teala Peygamberinden, sadece Rabbi için namaz kılıp kurban kesmesini istemiştir. Bu, aynı zamanda İslam’ın esası olan tevhid ve ihlasın emridir.
Bilindiği gibi namaz ibadeti risaletin ilk günlerinde başlamış olmakla birlikte, Miraç’ta beş vakit olarak farz kılınmıştır. Kurban ibadeti de hicrettin ikinci senesinde uygulanmaya başlamıştır. Kevser sûresi ise Mekke’nin ilk yıllarında inmiştir. Bu sebeple ayette vurgulanan husus, belli bir namaz ve kurban olmayıp biri bedenî diğeri malî olan namaz ve kurban ibadetlerinin, aslında bu ikisini numûne kabul edersek, her türlü ibadet, itaat ve kulluğun sadece ve sadece Allah’a yapılmasıdır. Çünkü O, bütün nimetlerin gerçek sahibidir. İbadete layık olan yalnızca O’dur. O’nun dışında sahte tanrılar dahil hiçbir varlığın en küçük bir ilahlık ve mabudluk vasfı yoktur.
Peygamber’e hakaret edebilecek kadar büyük bir densizliğe cüret eden kafirlere ilahî bir şamar olarak şöyle buyruluyor:
Cenab-ı Hak Rasûlü’nden, emir buyurduğu şekilde kendine kulluk etmesini, bunu yaptıktan sonra inkarcıların buğz ve düşmanlıklarına aldırış etmemesini ister. Çünkü onların düşmanlıklarına karşı, Habîbi’ni himaye edecek, koruyup kollayacak, onun adına düşmanlarının hakkından gelecek olan bizzat kendisidir. Nitekim burada, Peygamberimiz (s.a.s.)’e buğzeden, ona “soyu kesik” diyerek hakaret eden, ona düşmanlık yapanları, “ebterin ta kendisi” olarak damgalamakta, bu gibilerin alınlarına ebediyen silinmeyecek bir “ebterlik” mührü vurmaktadır.
Gerçekten bundan itibaren devam eden zaman içerisinde ebter olanın Resûlullah (s.a.s.) değil, ona ebter diyenler olduğu güneş aydınlığı gibi ortaya çıktı. Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hakaret ve düşmanlık yapanların soyları kesildi, isimleri unutuldu. Işıkları, fırtına önündeki bir mum gibi dayanamadı, söndü. Buna karşılık Efendimiz (s.a.s.)’in tebliğ ettiği din, dalga dalga bütün dünyaya yayıldı. Zaman içinde milyarlarca insan ona inandı, onun manevî evladı oldu. Ayrıca torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kanalıyla nesli çoğaldı. Onların zürriyeti olan seyyidler ve şerifler dünyanın manevî mimarları oldu. Cenab-ı Hak onun zikrini yüceltti. İsmini ismiyle beraber andı. Minarelerde ezanlarla birlikte isminin dünyanın bütün ufuklarında çınlamasını lütfetmektedir. Kadelerde, tahiyyatlarda mü’min dudaklardan Habîbine milyarlarca salat ve selam göndertmektedir. Kıyamete kadar da bu böyle artarak devam edecektir. Ona verilen en büyük nimet olan İslam, bugüne kadar kaç kez dünyaya hakim oldu, bundan böyle de bütün dünyaya hakim olacaktır. Bu, Rabbimizin va’didir. (bk. Fetih 48/28; Saf 61/8-9) Görüldüğü üzere tarih de ispatlamaktadır ki, “ebter” olan -haşa- Resûlullah değil, onun düşmanları olmuştur. Şimdi de, bundan sonra da “asıl ebter”ler yine Resûlullah’ın düşmanları olacaktır. Dolayısıyla bu ayetlerdeki Resûlullah (s.a.s.)’e olan müjdeler, onun yolunu izleyen tüm mü’minler için geçerli olduğu gibi, buradaki tehditler de kıyamete kadar gelecek tüm Allah ve Peygamber düşmanları için geçerlidir.