Neler yeni

Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı ya da giriş yapmalısınız. Foruma üye olmak tamamen ücretsizdir.

🌹Hayat veren de O, öldüren de O’dur. Gece ile gündüzü aksamadan peş peşe getiren de O’dur. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız? Müminûn / 80. Ayet 🌹

Bakara / 183. Ayet

Hazreti Ali (r.a) Nasıl Bir İnsandı?

Admin

Admin

Administrator
Yönetici
Admin
Hz. Ali (r.a.) Nasıl Bir İnsandı?

815

Hz. Ali (r.a.) nasıl biriydi? Hz. Ali’nin (r.a.) ahlakı ve cömertliği nasıldı? Peygamberimizin (s.a.s.) amcasının oğlu ve damadı, dört halifenin dördüncüsü; Hz. Ali’nin (r.a.) hayat düsturları.
Hazret-i Ali -radıyallahu anh-, kimseye nasıb olmamış bir mazhariyetle, Kabe-i Muazzama içinde dünyaya geldi.1 Ailesi kalabalık olduğundan, Efendimiz -aleyhissalatü vesselam-onu himayesine aldı. Beş yaşından itibaren Peygamber Efendimiz’in terbiyesi altında yetişti. Bu yüzden cahiliye döneminin kötü adetleri ona hiç bulaşmadı. Çocuklardan ilk ıman eden kimse oldu.

Efendimiz -aleyhissalatü vesselam-, kendisine risalet vazıfesi verildikten sonra, her sene hac için Mekke civarındaki panayırlarda toplanan kabılelere İslam’ı tebliğ etmeye gider, Hazret-i Ali’yi veya Hazret-i Ebubekir’i -radıyallahu anh- de yanında götürürdü. Hazret-i Ali’yi -radıyallahu anh- geride bıraktıkları zaman, o da tenha kalan Kabe’ye gider, oradaki putlardan birkaçını kırıp dönerdi.

Hazret-i Ali -radıyallahu anh- Peygamber Efendimiz’in hicreti esnasında da pek mühim hizmetler gördü. Efendimiz -aleyhissalatü vesselam-’ın müşrikler tarafından kuşatılmış bulunan hane-i saadetlerinde, suikastçilere hedef şaşırtmak için Efendimiz’in yeşil hırkasına bürünüp yatağına korkusuzca uzandı. Hazret-i Ali -radıyallahu anh-, Mekkelilerin, Peygamber Efendimiz’e bıraktıkları emanetleri sahiplerine teslim ettikten sonra, hasretle Medıne istikametinde yola çıktı. Gece yürüyüp gündüz dinlenmek suretiyle meşakkatli bir yolculuğun ardından; yürümekten şişen ayaklarından kan damlar vaziyette, Medıne’de Efendimiz -aleyhissalatü vesselam-’a kavuştu.
 
PEYGAMBERİMİZE (S.A.V.) DAMAT OLDU

Hicretin ikinci senesi, Allah’ın emri üzerine Fatıma validemizle izdivaç şerefine nail oldu. Böylece Peygamber Efendimiz’in muhterem damadı ve “Ehl-i Beyt”i olma bahtiyarlığına erdi. Turuk-ı Aliyye’den on bir mübarek zatın Fahr-i Kainat Efendimiz’e nisbeti, onun vesılesiyle hasıl oldu. Zevce-i muhteremeleri Fatıma validemizle zahidane yaşayışları, feragat ve fedakarlıkları, dasitanı bir ufka ulaştı. Bu bakımdan Ehl-i Beyt, İslam tasavvufunda güzıde isimler haline geldi.

Cömertlerin Sultanı Hazret-i Ali -radıyallahu anh- nebevı terbiye neticesinde, hiçbir zaman dünyaya meyletmedi. Bu yüzden hayatı, İslam kardeşliğinin ve diğergamlığının misli görülmemiş tezahürlerine sahne oldu. Efendimiz -aleyhissalatü vesselam-: “Allah, bir kuluna hayır murad ettiğinde onu insanların ihtiyaçlarını karşılama yolunda istihdam eder.” buyurmuştu. (Süyutı, II, 4/3924) Hazret-i Ali -radıyallahu anh- da bu nebevı müjdeye nail olabilme heyecanı içinde şöyle buyurmuştu:

“İki nımet vardır ki, beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilemiyorum. Birincisi, bir adamın ihtiyacını karşılayacağımı sanarak bana gelmesi, bütün samimiyetiyle benden yardım istemesidir. Diğeri de, o kimsenin arzusunu Allah’ın benim vasıtamla yerine getirmesi yahut kolaylaştırmasıdır. Bir müslümanın işini görmeyi, dünya dolusu altın ve gümüşe sahip olmaya tercih ederim.” (Ali el-Müttakı, Kenzü’l-Ummal, VI, 598/17049)

Bu yüce ahlakın fiilı misallerinden birkaçı şöyledir: Bir gün Hazret-i Ali, zevce-i muhteremesi Fatımatü’z-Zehra’ya -radıyallahu anh-: “–Çok acıktım, evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hazret-i Fatıma -radıyallahu anh-, evde yiyecek bir şey bulunmadığını, yalnız altı akçelerinin olduğunu söyledi. Hazret-i Ali bu altı akçeyle yiyecek almak üzere çarşının yolunu tuttu. Yolda giderken birinin, bir Müslümanın yakasına yapışmış: “–Ya hakkımı ver ya da yürü mahkemeye gidelim!” dediğini duydu. Borçlu adam biraz mühlet istiyorsa da alacaklı müsaade etmiyordu. Adamların çekişmelerini gören

Hazret-i Ali -radıyallahu anh-: “–Münakaşanız kaç para içindir?” diye sordu. “–Altı akçe için.” cevabını alınca, kendisinin de muhtaç olduğu o altı akçeyi vererek, borçlu Müslümanı sıkıntıdan kurtardı. Ardından Hazret-i Fatıma’ya -radıyallahu anh- ne cevap vereceğini düşünmeye başladı. Sonunda; «Nasıl olsa Fatıma, kadınların seyyidesi, Resulullah’ın kızıdır, anlayış gösterir.» diyerek evine döndü.

Hazret-i Ali -radıyallahu anh- yaptığı ısarı Fatıma validemize anlattı. O da:

“–Çok iyi yapmışsın, el-hamdü lillah, bir Müslümanı hapisten kurtarmışsın. Hak Teala bize kafıdir.” buyurdu.

Fakat biraz da mahzun oldu. Hazret-i Ali, onun üzüntüsünü sezip, iki oğlunun da açlıktan ağladığını görünce gönlünde bir kırıklık hissederek dışarı çıktı. «Bari Rasulullah’a gideyim de O’nun mübarek yüzünü seyrederek üzüntümü unutayım.» diye düşündü. Bu düşünceyle yürürken, elinde besili bir deve olan bir kimseye rastladı.

O şahıs Hazret-i Ali’ye: “–Bu deveyi satıyorum, alır mısın?” diye sordu. Hazret-i Ali parasının olmadığını söylediyse de adam veresiye olarak deveyi yüz akçeye sattı. Hazret-i Ali, elinde deve ile biraz uzaklaşmıştı ki, yolda rastladığı başka bir adam: “–Bu deveyi bana üç yüz akçeye satar mısın?” diye sordu. Hazret-i Ali kabul etti ve deveyi o şahsa sattı. Üç yüz akçeyi peşin alınca da çarşıdan yiyecek bir şeyler alıp evine götürdü. Hazret-i Fatıma’ya, olup biteni anlattı. Yemeklerini yiyip Allah’a hamd ü senalar ettiler.

Daha sonra Hazret-i Ali, evinden çıkıp Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Efendimiz -aleyhissalatü vesselam-: “–Ya Ali! Deveyi kimden alıp, kime sattın biliyor musun?” buyurunca: “–Allah ve Rasulü bilir.” dedi. Peygamber Efendimiz: “–Sana deveyi satan, Cebrail; satın alan da İsrafil idi. Deve de cennet develerinden idi. O Müslümanı sıkıntıdan kurtardığın için Hak Teala dünyada bire elli verdi. ahirette vereceğinin hesabını ise kendisinden başka kimse bilmez.” buyurdu.2

İbn-i Abbas -radıyallahu anhuma-’dan rivayetle Ata -rahimehullah- der ki: “Ali bir gece bir miktar arpa karşılığında bir hurmalığı sulamıştı. Sabah olunca ücreti olan arpayı alarak evine geldi. Getirdiği arpanın üçte birini öğütüp «hazıra» denilen bir yemek yaptılar. Yemek pişince bir yoksul geldi ve yemek istedi. Onlar da pişen yemeği olduğu gibi yoksula verdiler. Sonra arpanın ikinci üçte birini öğütüp yemek yaptılar. Yemek pişince bu sefer bir yetim gelip bir şeyler istedi. Bu yemeği de o yetime verdiler ve arpadan kalan son üçte biri öğütüp tekrar yemek yaptılar. Yemek piştiğinde müşriklerden bir esir geldi ve bir şeyler istedi. Son yemeklerini de ona verdiler ve o günü aç olarak geçirdiler. Diğer bir rivayete göre, üç gün üst üste iftarlıklarını fakire, yetime ve esire vererek su ile iftar ettiler.”

İşte bunun üzerine şu ayet-i kerımeler nazil oldu: “Kendileri de muhtac oldukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına nail olabilmek için fakire, yetime ve esire ikram ederler ve: «Biz size bunu sırf Allah rızası için ikram ediyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belalı bir günde Rabbimizden (O’nun azabına uğramaktan) korkuyoruz.» (derler). Allah da onları o günün felaketinden muhafaza eder, yüzlerine nur, gönüllerine sürur verir.” (el-İnsan, 8-11) (Vahidı, Esbabu Nüzul, s. 470; Zemahşerı, el-Keşşaf, VI, 191-192; Razı, XXX, 244)
 
CÖMERTLERİN SULTANI

İşte bu güzel ahlakından dolayı Hazret-i Ali hakkında Rasul-i Ekrem Efendimiz; “Sultanü’l-Eshıya” yani “Cömertlerin Sultanı” buyurmuştur. Hazret-i Ali, ashab-ı kiram içinde fedakarlık ve ısarı, engin ilim ve irfanı, isabetli kararları kadar, cesaret ve yiğitliğiyle de temayüz etmişti. Allah’ın Galip Arslanı Hazret-i Ali -radıyallahu anh- bütün gazvelere katıldı ve büyük kahramanlıklar gösterdi. Yalnız Tebük Gazvesi’ne iştirak edemedi. Zıra Efendimiz -aleyhissalatü vesselam- onu, Medıne’deki müslümanların ve Ehl-i Beyt’in muhafazasına nezaret etmek üzere geride bırakmıştı. Hatta cesaret ve şecaati herkesçe malum olan o yiğit sahabı: “–Ya Rasulallah! Beni kadınların ve çocukların başına mı bırakıyorsunuz?” deyince Efendimiz -aleyhissalatü vesselam-: “–Ya Ali! Musa’ya göre Harun ne ise, sen de bana osun! Ancak benden sonra peygamber yoktur.” buyurarak onu taltif ve tesellı etmişti.3

ALLAH’IN ARSLANI
Arap adetleri gereğince savaşlarda ordunun en namlı cengaverleri er meydanına çıkar, karşısına çarpışmak için en yiğit ve asil kimseleri çağırırdı. Efendimiz -aleyhissalatü vesselam- da ekseriyetle Hazret-i Ali’yi er meydanına çıkarırdı. Hazret-i Ali, karşısına çıktığı bütün cengaverlere Allah’ın lutfuyla galip gelirdi. Bu yüzden onun, Allah’ın inayetiyle mazhar olduğu bu vasfını ifade etmek üzere kendisine “Esedullahi’l-Galib” (Allah’ın galip arslanı) unvanı verilmişti. Hiç şüphesiz ki, onun zahirdeki bu kahramanlığının temelinde, Allah Rasulü’nün nebevı terbiyesi altında vakıf olduğu yüksek manevı değerler bulunmaktaydı. Efendimiz -aleyhissalatü vesselam- şöyle buyurmuşlardı:

“Gerçek babayiğit, güreşte rakıbini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.” (Müslim, Birr, 107)

İşte asıl cengaverlik ve pehlivanlığın, nefse karşı cihaddaki galibiyete bağlı olduğu şuuruyla yaşayan Hazret-i Ali -radıyallahu anh-, bu hadıs-i şerıfin de canlı bir misali oldu. Nitekim bir gazada çarpışarak alt ettiği bir kafire son darbeyi indirecekken, o kafirin çaresizlik içinde Hazret-i Ali’nin mübarek yüzüne tükürmesi karşısında, o kahraman sahabınin düşmanını öldürmekten vazgeçmesi, onun sahip olduğu gönül hassasiyetini ne güzel sergilemektedir. Tam öldürüleceği anda serbest kalan kafirin gönlünde bu hal büyük bir muamma olmuştu. O hengamede savaşı, kavgayı unuttu, Hazret-i Ali’ye niçin kendisini serbest bıraktığını sordu.

O Hak aşığı şöyle buyurdu: “–Bizim gazamız iki türlüdür: Biri, senin gibi kafirle gaza etmektir ki, Allah rızası için olur. Diğeri de nefsimizle gazadır ki, nefsanı arzuları köreltmekle olur. Seninle savaşmam, Allah rızası içindi. Fakat sen benim yüzüme tükürdüğünde seni öldürseydim, nefsimin öfkesini tatmin etmek için öldürmüş olurdum ve nefsim beni mağlub etmiş olurdu. Bu yüzden seni azad ettim. Nefsimi zaptedip gaza-yı ekber etmiş oldum. Zıra bir mü’minin, nefsinin arzularına esir olması, senin gibi bir kafirin zararından daha büyüktür.”4 O gönül erinin bu arifane cevabı karşısında, kafirin gözünden gaflet perdeleri kalktı, gönlü ıman nuruyla aydınlandı. Daha sonra Hazret-i Ali’yle birlikte nice gazalara katıldı.

Hak uğrunda öfke ile nefsinden gelen öfkeyi birbirine karıştırmadan, önce nefsine, sonra da düşmana karşı kahramanca savaştı. Hazret-i Ali -radıyallahu anh- cenk meydanlarında eşsiz kahramanlıklar sergilerken, diğer taraftan ibadet hayatında da müstesna bir huzur ve huşu iklıminde yaşardı.

Bir muharebede ayağına ok isabet etmişti. Iztırabının şiddetinden dolayı oku çıkaramadılar. Hazret-i Ali -radıyallahu anh-: “–Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” dedi. Dediği gibi yaptılar. Hiçbir zorluk çekilmeden, kolayca çıkarıldı. Hazret-i Ali selam verip; “–Ne yaptınız?” diye sorunca, oradakiler; “–Çıkardık!” dediler. Zıra Hazret-i Ali -radıyallahu anh-’ın vücudu, namazın huşuu ve manevı hazzı ile adeta kendinden geçmiş, dünyadan tecerrüd etmişti… Kabe’den Kufe Mescidi’ne… Hazret-i Ali -radıyallahu anh-, Efendimiz -aleyhissalatü vesselam-’ın ahirete irtihalinden sonra iş başına gelen halıfelere gücü yettiğince yardımcı oldu. Onların istişare meclislerinde hazır bulundu, firaset ve basıret dolu görüşleriyle, isabetli kararlar almalarına yardımcı oldu.

Hazret-i Osman -radıyallahu anh-’ın Medıne’de asıler tarafından şehıd edilmesinin ardından, ashabın ısrarları neticesinde hilafeti kabul etti. Hazret-i Ali -radıyallahu anh-’ın ilk icraatlerinden biri, hükumet merkezini Medıne-i Münevvere’den Kufe’ye taşımak oldu. Zıra Allah Rasulü’nün aziz hatıralarıyla dolu o mübarek beldenin siyası mücadelelere sahne olması, bütün mü’minlerin gönlünü yaralıyordu. Bu yüzden orayı layık olduğu asude iklım içinde bir ilim ve irfan ocağı olarak muhafaza etmek için, bu kararı aldı. Nitekim gittiği Kufe’de, ömrünün kalan kısmı, fitne, fesat ve karışıklıklarla mücadele içinde geçti. Bir defasında Hazret-i Ali’ye: “–Ey Mü’minlerin Emıri! (İzin verin) size bekçilik yapalım?” denilmişti. O ise: “–Kişinin bekçisi ecelidir.” buyurdu. Şehıd olmasına birkaç gün kala, adeta vefat edeceğini hissederek, yeme-içmeden kesildi. Niçin yemediğini soranlara; “Emr-i ilahınin, ben aç iken gerçekleşmesini arzu ederim.” buyuruyordu. Nitekim çok geçmeden Kufe Mescidi’nde sabah namazını kıldırırken, İbn-i Mülcem tarafından şehıd edildi. O sırada 63 yaşında idi.

Hazret-i Ali -radıyallahu anh- ağır yaralıyken Cündeb bin Abdullah ona: “–Ey mü’minlerin emıri! Allah bize senin eksikliğini göstermesin ama, şayet sana bir hal olursa, biz oğlun Hasan’a bey’at ederiz.” dedi. Hazret-i Ali -radıyallahu anh- ise vaktiyle Hazret-i Ömer’in gösterdiği firasetle: “–Bu hususta size ne emrederim ne de nehyederim. Siz işinizi daha iyi bilirsiniz.” diyerek sözü kesti. Ardından Hasan ve Hüseyin Efendilerimize şu vasiyette bulundu: “Size takvayı vasiyet ederim. Dünyaya rağbet etmeyiniz. Zayiiniz için ağlamayınız. Daima doğru söyleyiniz. Allah’ın Kitabı ile amel ediniz. Zalimin hasmı, mazlumun yardımcısı olunuz. Dınin hükümleri hususunda kınayanın kınamasına aldırmayınız.”5

Hazret-i Ali -radıyallahu anh-, daha sonra kelime-i tevhıd getirdi. Son nefesiyle hayat kitabını hatmeyledi. Hayata, Kabe-i Muazzama’da açtığı gözlerini, yine bir mescidde kapama şerefiyle yüce makamına erdi. Hazret-i Ali’ye karşı girdiği mücadelelerden büyük pişmanlık duyan Muaviye’nin, ömrünün son demlerinde söylediği şu sözler, onun bu ıztırabını çok açık bir şekilde ifade etmektedir: “ah keşke Kureyş’ten Zı-Tuva Vadisi’nde (kendi halinde yaşayan, sıradan) bir kimse olsaydım da şu (idarecilik) işlerine hiç girmeseydim.” (İbn-i Esır, el-Bidaye, VIII, 135)

Büyük Hak dostu Cüneyd-i Bağdadı Hazretleri der ki: “Eğer Hazret-i Ali muharebelerden biraz fırsat bulsaydı, bize Kur’an ilimlerinden neler neler öğretirdi. Zıra o, ariflerin reisidir. O hiç kimsenin söylemediği ve benzerini de kimsenin söyleyemeyeceği sözler söylemiştir.”6 İşte Hazret-i Ali’nin ilim, irfan ve hikmet hazinesi gönül iklıminden, her biri hayat düsturu kıymetindeki birkaç ifade:
 
HZ. ALİ’DEN (R.A.) HİKMETLİ SÖZLER

“Düşündürücü ve hikmetli sözlerle ruhlarınızı dinlendirin. Zıra bedenlerin yorulduğu ve zayıfladığı gibi ruhlar da yorulur.”

“Huşusuz kılınan namazda, dilin afetlerinden ve boş şeylerden sakınmaksızın tutulan oruçta, Kur’an’ı tefekkürsüz okumakta, kalbe nakşolmayan ilimde, infak edilmeyen malda, zor günlerde gösterilmeyen kardeşlikte, şükredilmeyen nımette, gönülden edilmeyen ihlassız duada hayır yoktur.”

“İnsanlar bilmedikleri şeyin düşmanıdır.”

“Cennet cömertlerin, cehennem cahillerin yeridir.”

“alimlere; «Niçin öğretmediniz?» sorusu sorulmadan cahillere; «Niçin öğrenmediniz?» sorusu sorulmayacaktır.”

“Cenneti arzulayan, hayırlara koşar. Ateşten korkan, şehvetlerden sakınır. Öleceğine inananın, nefsanı ve şehvanı lezzetleri yıkılır. Dünyayı bilene, musıbetler zahir olur.”

“Namus, güzelliğin sadakasıdır.”

“Dinde edep ve mürüvvet, akl-ı selımin meyvesidir.”

“Aklı tam olanın, sözü az olur.”

“Sözlerinin amellerinden sayıldığını bilen kimse, az konuşur ve ancak kendisini ilgilendiren şeyleri söyler.”

“Soruluncaya kadar susmak, susturuluncaya kadar söylemekten hayırlıdır.”

“Alçakça söylenen söze karşılık vereyim deme, çünkü o sözün sahibinde onun gibi daha nice düşük sözler vardır. Cevabına yine onlarla cevap verir.”

“Cahil ile sakın latıfe etme. Dili zehirli olduğundan gönlünü yaralar.”

“İnsanlara anlayacakları şekilde konuşunuz.”

“Eğrinin gölgesi de eğri olur.”

“Allah’ın kullarına karşı hüsn-i zan sahibi ol. Böyle olursan birçok yorgunluktan kurtulursun.”

“Yanında Allah’ın, Rasulullah’ın ve evliyanın sünneti olmayan kimsenin elinde hiçbir şey yok demektir. Allah’ın sünneti, sırrı gizlemek; Resul’ün sünneti, insanlar arasında güzel ahlak ile idare yolunu bulmak; evliyanın sünneti de, insanlardan gelen eziyetlere katlanmaktır.”

“Bir adamla dost olmak istersen (önce) onunla muayyen bir mesafede kal; bu durumda iken sana normal davranırsa dostluğunu sürdür, yoksa vazgeç.”

“Kalbi düşmanlıklarla meşgul olan kişi, faydalı işler yapamaz. Çünkü kalb, iki zıt meşguliyeti bir arada bulunduracak kadar geniş değildir.”

“Mü’minin tebessümü yüzünde, hüznü ise kalbindedir.”

“Nımetin tamamına erişmek, İslam üzere ölmektir.”

“Övünmek ademoğlunun neyine ki?! Evveli nutfe, sonu ise cıfedir! Kendi rızkını dahı yaratamadığı gibi, kendini helakten de kurtaramaz.”

“Hayat iki günden ibarettir. Bir gün lehine (yani sana tebessüm halinde), bir gün de aleyhine (yani hüzün içinde)dir. Gün lehine olduğunda şımarma, aleyhine olduğunda da daralıp feryad ü figan etme!”

“Bugün amel işleme günüdür, hesap yoktur. Yarın ise hesap vardır, amel işleme imkanı yoktur.”

“Nefesler, ecele doğru atılan adımlardır.”

“Dört şey devam ettiği müddetçe din ve dünya, huzur ve selametle ayakta duracaktır:

Zenginler, kendilerine verilen mal ile cimrilik etmedikçe. 2. alimler, öğrendikleri ve bildikleri şeyle amel ettikçe. 3. Cahiller, bilmedikleri şeyle kibirlenmedikçe. 4. Fakirler de ahiretlerini dünyalarına satmadıkları müddetçe.”

“Zenginlerin, Allah katındaki mükafatı taleb ederek tevazu göstermeleri ne güzeldir. Bundan daha güzeli ise, fakirlerin Allah’a tevekkül ederek zenginlere karşı müstağnı davranmalarıdır.”

“Mahrumiyet, minnet altında kalmaktan daha hayırlıdır.”

“İffet, fakirliğin; şükür de zenginliğin süsüdür.”

“Cimrilik bütün kötü ahlakı kendinde toplar.” (Bu hakıkatin mefhum-ı muhalifince; merhamet de cömertliği, cömertlik tevazuyu, tevazu da hizmeti beraberinde getirir.)

“Yoksul düştüğün zaman sadaka vererek Allah ile ticaret yap. Eline nımet geçtiği zaman çok şükret! Sakın az şükürle Allah’ın nımetlerini elinden kaçırma!”

“Dünyanın; nımetlerinden İslam nımeti sana kafıdir. Meşguliyetlerinden, taat meşguliyeti sana kafıdir. İbretlerinden, ölüm ibreti sana kafıdir.”

“İlim, en hayırlı mirastır. Edep, en hayırlı sanattır. Takva, en hayırlı azıktır. İbadet, en hayırlı sermayedir. Salih amel, en hayırlı rehberdir. Güzel ahlak, en hayırlı yakın dosttur. Hilim, en hayırlı yardımcıdır. Kanaat, en hayırlı zenginliktir. Ölümü tefekkür, en hayırlı uslandırıcıdır.”

“Amel-i salih gibi ticaret, sevap gibi kazanç, Allah’ın tevfıki gibi fayda, tevazu gibi asalet, ilim gibi şeref, şüphelilerden uzak durmak gibi vera, güzel ahlak gibi Allah’a yakınlık, farzları eda gibi ibadet, tedbir gibi akıl, birlik ve beraberlik gibi insanı kendini beğenmekten uzak tutan başka bir haslet yoktur.”

“Amellerin en güç olanı dört haslettir:

Öfkeli anda affetmek. 2. Muhtaçken de cömert davranmak. 3. Kapalı ve tenha yerlerde nefsin şerrinden korunmak. 4. Korktuğu veya bir menfaat umduğu kimseye karşı da doğru söylemek.”

“Küçük musıbetleri büyük göreni, Allah büyük musıbetlere mübtela kılar.”

“Mal, nefsanı arzuların hammaddesidir. (Nefsanı ve dünyevı) arzular, sıkıntıların anahtarıdır. Hased de boş yorgunluğun bineğidir.”

“(Dünyevı) arzu ve ümitler, basıretli kimseleri dahı ama eder.”

“Kişinin kıymeti, istek ve arzularının kıymeti kadardır.”

“Kim nefsin bitmek bilmeyen istek ve arzularının zebunu olursa, amelleri de kötü olur.”

“Nasıb, kendisine gelmeyene de gider.”

“Canlarınız için cennetten başka bir karşılık ve değer yoktur. Öyleyse canlarınızı ancak cennet karşılığında satın!”

“Allah dostları o kişilerdir ki, insanlar dünyanın zahirı görünüşüne baktıkları zaman onlar, dünyanın içyüzünü görürler.”

“Bir kul, Allah’ın katındakine kendi elindekinden daha fazla güvenmezse ımanı kamil olmaz!”

Rabbimiz, bu hikmetli sözleri layıkıyla idrak edip muktezasıyla amel edebilmeyi nasıb eylesin. Efendimiz -aleyhissalatü vesselam-’ın en yakın dostları olan dört büyük halıfenin muhabbetini gönüllerimizden eksik eylemesin. ahirette bizleri onlarla birlikte haşr u cem eylesin! Hiç şüphesiz ki o mübarek sahabıler ile ahiretteki beraberlik, daha bu dünyada başlar. Onlarla bugün dost olabilirsek ve bu dostluğun hukukuna riayet edebilirsek -inşaallah- yarın kıyamette onların yakınlığına mazhar oluruz. Rabbimiz Hulefa-i Raşidın’in güzel ahlakı ile ahlaklanmayı cümlemize nasıb eylesin. Şefaatlerine nail buyursun! amın!

Dipnotlar:

1) Hakim, Müstedrek, III, 549. 2) Bkz. Ramazanoğlu Mahmud Samı, Hz. Aliyyü’l-Murteza, s. 54. s. 119-122. 3) Bkz. a.g.e. s. 54. 4) Bkz. a.g.e. s. 117. 5) Bkz. a.g.e. s. 74. 6) Bkz. a.g.e. s. 113.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hulefa-i Raşidın’den Hayat Düsturları 4, Altınoluk Dergisi, 2007 – Mayıs, Sayı: 255
 

Tema özelleştirme sistemi

Bu menüden forum temasının bazı alanlarını kendinize özel olarak düzenleye bilirsiniz

Zevkini yansıtan rengi seç

Geniş / Dar görünüm

Temanızı geniş yada dar olarak kullanmak için kullanabileceğiniz bir yapıyı kontrolünü sağlayabilirsiniz.

Izgara görünümlü forum listesi

Forum listesindeki düzeni ızgara yada sıradan listeleme tarzındaki yapının kontrolünü sağlayabilirsiniz.

Resimli ızgara modu

Izgara forum listesinde resimleri açıp/kapatabileceğiniz yapının kontrolünü sağlayabilirsiniz.

Kenar çubuğunu kapat

Kenar çubuğunu kapatarak forumdaki kalabalık görünümde kurtulabilirsiniz.

Sabit kenar çubuğu

Kenar çubuğunu sabitleyerek daha kullanışlı ve erişiminizi kolaylaştırabilirsiniz.

Köşe kıvrımlarını kapat

Blokların köşelerinde bulunan kıvrımları kapatıp/açarak zevkinize göre kullanabilirsiniz.

Geri